"Çok Sansasyonel"

İnsanlarla anlaşamadığımız bir konu var. Ben kafama göre, hesap tutmadan, bir şeyleri planlamadan, çıkar gütmeden yapmaya özen gösteriyorum bazı şeyleri. Mesela bu blog. İnsanlarda ise nedense hep “daha iyisini yap, daha orijinal olsun, daha çok okunsun, daha çok bakılsın, daha dikkat çeksin, daha güncel ol” diye bir iteleme var.

 

En başta, sana ne amk.

İkinci olarak, benim seni eğleme, her fırsatta şaşırtma gibi bir zorunluluğum mu var? Hiç haberim olmadı bak şimdi…

Memleket olarak en büyük sıkıntımız olan “seviyesizlik” burada kendini gösteriyor işte. Aramızdaki bu muhabbetin de bir seviyesi olmalı. Bir sınırımız olmalı ki kimse kimseden gereksiz yere ısrarla saçma sapan bir beklenti içine girmesin. Adamın benden böyle bir şey talep edebilme özgüvenine inanamıyorum. O kadar emin ki istediği şeyi yapmak zorunda olduğumu düşünmesinden…

 

Bu nereden mi aklıma takıldı? Sözlükte zamanında yazdığım gereksiz bir entry’den ötürü. Tabii sözlükteki herkes kendini mükemmel ötesi bir yorumcu, internet mogul’ u falan sandığı için herkese bu burnu havadalık oluyor.
Oraya yazmışım ki “gidip kamera bulup youtuber olasım var”… Hakikaten de doğru. Uzun zamandır nabız yokluyorum yapsam nasıl olur diye. Zira blog güzel gidiyor, neden oraya da sarmayayım. Bir heves işte. Çok şükür böyle hevesleri karşılayabilecek bir maddi ve manevi hizaya eriştiğimi düşünüyorum.
Eleman demiş ki “O zaman çok sansasyonel bir şey yapman lazım Youtube’da”…
Niye ki lan? Niye öyle sansasyonel bir şey yapayım ki? Sebep? Zorunda mıyım? Beni okuyan eden belli, video çekersem de izleyecekler belli. Belki de ben “Etim ne budum ne, kendi yağımda kavrulayım” diye düşünüyorum bu konuda. Niye şebek gibi kendimi paralayayım “daha sansasyonel” bir şey için? Tamam hadi sen beni tanımıyorsun ve böyle bir yorumda bulundun. Sen kim köpeksin de başkalarına ne yapmaları gerektiğini söylüyorsun? Ne yapacağını, ne fikri olduğunu bilmeden yani.
İstersem gider vlog yaparım, istersem gider mal mal konuşurum, istersem gider DIY videoları çekerim. Niye sansasyonel olsun yani, amaç ne? Gördük Vine’da sansasyonel olmaya çalışan kıroları. Sizin internetten anladığınız bu mu arkadaş?

 

Bir sakin ol be kardeşim, rahat ol. Önce okuduğunu anla, fikirlerini bir tart, sonradan paylaşırsın onları. İnternette milyon tane blog, bir o kadar daha vlog yapan insan var. Bunların %90’ı da öyle “çok sansasyonel” falan değil, kendi işinde gücünde keyfine bakan insanlar.
Sizi hep Reha Muhtar bu hale soktu, biliyorum ben. Sonuçta Ankara’ da yaşayan kendi halinde bir insandan “sansasyonel videolar” beklemezdiniz.

Sarah

Uzun zamandır Spotify’ da karşıma çıkan bir şarkı var “Sarah” diye. Söyleyen Kate Miller-Heidke adlı güzel sesli bir kadın. Metalciler gibi şarkı söylüyor.
Şarkıyı dinlerken sözleri fark etmemek imkansız. Sarah adlı bir kızın başına bir işler gelmiş, insanı çok tedirgin ediyor şarkı. Şarkıyı aşağıya koydum, açın, ben olayı anlatırken dinleyin.
 Olayı anlatan Kate’ in bir arkadaşı. O arkadaş ve Sarah birlikte bir festivale gitmişler sene 97.  Kızlar daha 15 yaşında o zaman. Birlikte eğlenmişler güzelce. Sonra bir grubu izlerken o arkadaş arkasına bir dönmüş bakmış ki Sarah yok.
Her yerde onu aramış bulamamış. Herkese sormuş, insanlar gördüklerini söylemiş ama anormal bir durum gören olmamış. Kız o anda kafayı yemiş tabii arkadaşı kayıp. Babasını aramış, gelmiş adam birlikte aramaya başlamışlar. Saatlerce aramışlar ama bulamamışlar.
Ertesi gün polis kızın kaybolduğu yerde kıza ait bir eşya bulmuş. Tek bulabildikleri de o olmuş zaten. Sarah’ nın ailesi kızı suçlamış. “Sen onu nasıl yalnız bırakırsın” diye. Öbür kız da tüm olan biten karşısında kendini yemiş bitirmiş. 
2 hafta sonra Sarah çıkıp gelmiş. Hiçbir şey olmamış gibi… Annesine “hiçbir şey hatırlamıyorum” demiş. Olanı biteni hatırlamıyormuş Sarah. O günden sonra kızla görüşmesine de izin vermemişler hiç.
5 yıl kafayı yerim ben o kıza ne oldu diye. Ulan bilmemek çok içime oturdu be.

Konserlerde Çiçek Olma Zorunluğu

Allahım sana geliyorum sabah sabah!!! Bir yazı okudum ki dillere destan! Böyle piçlik, böyle şımarıklık hiçbir yerde ne duydum ne de gördüm!!!
Güzide sanatçılarımız dinleyicilerinin konserlerde yaptıkları saygısızlıkları konuşur olmuş.
AASDFGJGHKGHJKGŞJKHDLŞGKSŞDŞFLFSDFGHJKLJLLKJHGFASDFGHJGHGASDFGHJFUHKMFG
Hasbam, sen yıllarca “hip” olmaya çalıştın, lümpen hipster’ları kendine dinleyici kitlesi olarak belirledin. Yıllarca popüler olan ne varsa yaptın, ortalama standartlara sahip ve herkesin kendisi gibi olduğuna inanan yobazlara albümler çıkardın. Sen kitleni oradan seçtin! 
İyi bir müzisyen dinleyici kitlesini dikkatle seçer. Bunun farkında olan müzisyenlerin böyle bir şikayeti olduğunu sanmıyorum. Adam tutmuş Patti Smith örnek vermiş, o da şikayetçiymiş. Rehberi karga olanın burnunun boktan çıkması mümkün mü? Ama niye öyle diyorsun çok iyi müzisyeeeen… Ben hayatımda o karı kadar gösteriş meraklısı, ben merkezci, çok bilmiş bir hıyar daha görmedim. Bono’ nun sanat sanat için olan versiyonu Patti Smith.
“Beni izlemediler ühühü, şarkımı dinlemediler ühüüü. Telefonları ile oynadılar, gözüme flaş patlattılar, yüksek sesle konuştular, fönlü fönlü kızlar öne geçtiler ühühüh.”
Aynen bunu diyor işte tam şu yazıda.

Dünyanın En Büyük Derdi

MAC adlı bir kozmetik markası vardır, çalışanların şerefsizliği dünyaca meşhur. Sadece Youtube’ a “MAC experience” yazarsanız dünya kadar kızın dert yandığını görürsünüz. Haklılar amk, hepsi boktan. Tüm müşterilerine çöp muamelesi yapmaya bayılır MAC çalışanları. 
Ama memleketimde değil. Burada terbiyesizlik eden 1 tane MAC çalışanı gördüm, onu da arkadaşları kendi aralarında elimine edip bana kendilerini affettirecek bir makyaj yapıp öyle gönderdiler. Tunalı şubesi, bahsettiğim. Yıllardır oradan alırım ne alacaksam, mükemmel hizmet, garanti edebilirim. 
Panora’ da (eve en yakın ve en sakin alışveriş merkezi) yeni bir şube açtılar. Havalara uçtum resmen. Kapitalist ruhuma şen geldi. Zira Türk kızının en büyük derdi tüm markaların bir arada bulunduğu bir alışveriş merkezidir, garanti! The Body Shop hariç tüm güzel markalar bir araya geldi Panora’ da. Çok memnunum.
Ama oraya bir hıyar koymuşlar, sorma gitsin. Tipine bakarak mı almışlar dükkana nedir, bilemiyorum. Adam hiçbir şeyden anlamıyor. Kapatıcı, diyorum fondöten mi diyor. Hayır kapatıcı, diyorum acaba Türkçesi mi kıt diye “Concealer” diyorum, pudra mı diyor.
Allahtan ne alacağımı bildiğim için gidip ben bundan istiyorum diyorum, yarım saat bulamıyor dükkanda. Standın alt çekmecesinde, açıp ben alacağım yani o derece… Allık da alacaktım ama adamın beynini yakmamak için direk kasaya gidiyorum almadan. Adam ne dese beğenirsin:
“Fatura kesemiyoruz. ZATEN YILBAŞINDAN BERİ FATURA KALKTI.” Şey gibi aynı: Yılbaşından beri facebook paralı olacak, on kişiyle paylaş para ödeme…
“Fatura kesmeden nasıl mal satıyorsunuz?” diyorum, “Mail olarak gidiyor” diyor. E mailimi almadın, kim olduğumu bilmiyorsun nasıl gidecek o fatura diyorum “ehehe” diye alıyor numaramı sistemden bakmak için.
Fatura hala gelmedi. Gelmeyecek de belli bir şey. Gavat resmen faturasız mal sattı bana ya. Neyse ama bu seferlik saymıyorum bunu, mekan yeni zaten şutlanır o gavat yakında. DERDİNİ S*KEYİM sırası da solda, oraya geçin.

"I believe the universe."

Ekşide iki gündür “okul başvurusu reddedilen çok modern genç kız” adlı bir başlık var. Başlık birinin başına kalmış, ne olmuş ilk entry’ ye hiçbir fikrim yok. Ama okumuştum ilk girildiği zaman. (EKŞİ OKUYOM BEN!)
Bak çok reddedildim okullardan öyle böyle değil. Her birinin yarası hala içimde. NYU yedi bitirdi beni; kafamdaki tüm hasarların müsebbibi NYU’ dur. Ben tüm isteklerini karşıladım, tüm başvuru paralarını yatırdım, makaleleri yazdım, her türlü banka belgelerini onlara sundum, sınavlara girdim vesaire vesaire… Olmayınca olmuyor, çünkü sizinle birlikte yaklaşık 2000 kişi başvuruyor taş çatlasın 20 kişilik master programına. Eyvallah. Yarış sert, herkes deli gibi yatırım yapıyor buna, yetemeyebiliyoruz.
Buradaki mesele şu: Kızın biri okula başvuru bile yapamadan reddedilmiş. Benim anladığım o. Sonrasında da sıçmış sıvamış.
Okul, başvuru sürecinin çok gergin ve masraflı olmasından mütevellit önünü almak istemiş. Dur, demiş, senin başvurun kabul görmeyebilir o yüzden kendini buna adama. Şuanda durum böyleyken böyle, reddedilme ihtimalin çok ama çok yüksek, neler yapabileceğimize bakalım, demişler. Sen Türksün seni almazık dememişler. 
Kaldı ki desinler, senin bir şey söylemeye hakkın mı var? İnsanlar boşuna mı yırttı kendilerini iktidar değişsin insan gibi yaşayalım diye? Boşuna mı üzüldüler değişmeyince hepimizin hayatı sallantıda olacak diye? Senin ülkende bombalar patlıyor, senin siyasilerin göz göre göre adam öldürenlere silah taşıyor, kapınızda Rusya var, bir boka benzemeyen ve her gün bin takla atan uluslararası siyasi arenada senin durumun belli değil. Sana normal gelebilir ama ülke dışında böyle şeyler insanda şok etkisi yaratıyor, bırak hükümetleri… Ayrıca hakları da var başvurusunu kabul ettikten sonra ülkeye alınmayan kişiler yüzünden okulun adına leke sürülüyor, bu yüzden okullar kılı kırk yarıyor öğrenci kabul ederken. Her şey not, her şey başarı veya kişinin yaşam biçimi değil ki.
Kaldı ki ben bu kızın düzgün bir “admission” süreci geçirmesi durumunda yine başvurusunun kabul görmeyeceğinden yüzde doksan eminim. O İngilizce ile olmaz anacım, senin daha GRE veya GMAT’ in, TOEFL’ ın veya IELTS’ in var. Moralini bozmak istemem ama her şeyi geçtim senin daha MÜLAKATIN var. Yolun çok uzun zaten, niye kendine bir sürü dert sarıyorsun?
Yurt dışında bir eğitim almaya odaklanan insanların başka meselelere vakti olmamalı, en başta kendi iyiliği için. Senin orada ağız dalaşına girme, tanımadığın insanlara “Hi!” diye başlayan samimi mailler atma ve ilk muhabbetlerde burs meselesini açma gibi bir lüksün yok. Her lafını dikkatli söyleyeceksin, işini ciddiye aldığını görecekler. Başvuru sayfasını hatmedeceksin, “benim ne yapmam gereeek” diye yavşamayacaksın, ne istiyorlar her şeyi bilip üç ay öncesinden halledeceksin. Kısacası ota boka soru sorup sivrilmeyeceksin ki uyumlu ve okuduğunu ilk seferde anlayan bir öğrenci adayı olduğunu anlasınlar. O zaman bir şansın olabilir, o zaman seni ciddiye alırlar.
O yüzden okul tarafından gelen maili yanlış anlamış kızçe. Kişiliğine, kültürüne hakaret saymış. Halbuki okul, öğrencilerin verdikleri çabaları bildikleri için en başında uyarmış böyle böyle bir mesele var ona göre başvur diye. Ki bence çok ama çok mantıklı. Bana böyle bir şey söyleselerdi ben de yaklaşık 1000 dolarımı, uzadıkça uzayan başvuru değerlendirme sürelerini, makale yazmaya ayırdığım beyin hücrelerimi ve en önemlisi hayal ve ideallerimi bok yolunda süründürmek istemezdim.
O kıza tek tavsiyem şu: Seni bundan sonra kabul ederlerse sırf çirkefliğin yüzünden kurumlarını rencide etmenden ötürü sesini kesmek için kabul ederler. Başka hiçbir şeyi değil, işte tam olarak bunu kendine hakaret sayman gerekir.

Ben Bu Şarkıyı Nasıl Kaçırmışım?

Bitmeyen aşkım Spotify, yıl sonunda neler dinlediğini gösteren bir hede yapmış. Geçen yıl var mıydı ben hatırlamıyorum. Ama geçen yıla göre şu kadar daha fazla dinledin, gibi cümleler kuruyor, demek ki önceden de kaydediyordu her şeyi.
Hedenin sonunda “şunları kaçırdın” diye bir liste oluşturdu bana. Hemen takibe aldım. Herkesinki kendine göre “Haftalık Keşif” listesi gibi. O yüzden mutlaka ama mutlaka bakın o listeye. Ben de size bu aya özel olarak bu yıl kaçırmış olduğum şarkıları paylaşayım dedim. Ayın 5 şarkısını da seçecek olsaydım yine bunlardan seçecektim. O yüzden ikisi bir arada.
Not: Ulan Spotify’ ın Türkiye ofisi müdürü bile benim kadar Spotify hakkında konuşmuyor yemin ederim.
1. Kid Wise – Ocean
Ben bu şarkıyı Şubat ayında fark etmiş olsaydım (şubatta pazarlaması yapılmış) bütün yıl en çok dinlediğim şarkı olurdu, garanti. Tamam belki Algiers’ ten sonra…

2. Ulige Numre – Frit Land

3. Sizarr – Baggage Man

4. Brandon Flowers – Can’t Deny My Love

5. Garbanotas bosistas – Trippy Love

Hemen ilk şarkıyı dinleyeceksiniz. Sardıysa gerisini de dinleyebilirsiniz bana ne amk..

6. Kovacs – The Devil You Know

7. Everything Everything – To The Blade

Bu şarkıyı ilk duyduğumda zenci bir abi söylüyor zannetmiştim. Meğer liboş bir İngiliz imiş..

8. Max – Puppeteer

Ergenler azmış…

9. The Fratellis – Me and the Devil

Bonus: Alan Parsons Project – Some Other Time
Bu ay en çok dinlediğim şarkı buydu. Kafam hala eski dinlediklerimde olduğu için tabii. Eklemeden geçmek istemedim.

Goygoy Profesyoneli

Bugün biraz Twitter’ daki güzide sanatçılarımızın hesaplarına bakayım dedim. Ulan bakmaz olaydım. Kör olaydı gözlerim de bu saçmalığı görmeseydi.
Adam sahneye çıkıp sanat yapmıyor, insanlara o konuda hiçbir şey katmıyor. Adamın tek yaptığı “Türkiye Siyaseti’ nin Son 50 Yıldaki Dinamikleri” adlı makale yazıyor olması. Resmen herkeste bir “Ben de yorum yapmalıyım!!!11” hissi var. 
Hayranlarına bir çizgi sunmalıymış, hayranları bilmeliymiş neyi destekleyip desteklemediğini. 
Pardon ama bok yesin o çizgi takip etmek isteyen hayranlar. Sen siyasi parti misin? Senin olayın ne? Sen daha albümün çıkmadan tüm telif haklarını (bir ün kazanmak adına) para babalarına satan kapitalist bir bebesin. Neyin veya kimin hakkını hukukunu savunuyorsun? 
Eğer bir kesime örnek olmak istiyorsan veya o kesimin senin çok güzide fikirlerinden faydalanacağına inanıyorsan en başta nasıl kendi hakkını koruyarak, nasıl profesyonelce, uluslararası camiada tanınacak bir biçimde iş kovaladığını göster. Mıy mıy siyasi yorumlar ile birilerine şirin geliyorsun anlıyorum ama işte tam o noktada senin alnında bir son kullanma tarihi çıkıyor ve senin bunu silecek bir yetin kalmıyor. Çünkü sen profesyonel bir sanatçı değilsin. Sen solcu goygoyundan öteye geçememiş vasıfsız bir çalgıcısın o kadar. Senin de alıcın sana benzer, senin pazarın belli bu durumda.
Sonra da çıkıp “Türkiye’ de müzik piyasası yok, biz yurtdışına açılamıyoruz” diyorsun işte ben ona çok gülüyorum. Ben, yurt dışında senin neyini pazarlayacağım? 20 aydır hiçbir konser, single veya albüm haberi paylaşmayıp gündem ile alakalı “kınıyoruz” tweetini mi?
Bekle sen bekle. Daha çok beklersin.

Başıma Gelenler: 2015 Edition

Bu yıl olanları listeledim:
– Amerika’ dan döndüm, şokunu yaşadım.
– İşsiz kaldım, depresyona girdim.
– İnsanları işsizliğim ile darladım.

– İşsizliğime hayret ederek yılın yarısını devirdim.
– Çeşitli çeviri işleri aldım. Bir kere dolandırıldım ve çevirinin parasını alamadım.
– Dolandırıldığım işin çevirisine gitmek için ODTÜ’ nün dil sınavına gitmemeyi tercih etim. O yüzden ODTÜ’ ye başvurumu iptal ettim. 
– Gölbaşı’nda çok enteresan bir iş adamı ile tanıştım. Bir sürü çevirisini yaptım, iş hayatlarındaki çok enteresan şeylere şahit oldum.
– 2 kere farklı ortamlarda Olga Hanım diye anıldım.

– Mayıs’ ta Malatya’ ya gittim, büyükleri ziyaret ettim. Düğün dernek kuruldu, bir sürü acayip olay yaşandı. Düğün draması eksik olmadı.
– Leydi adında bir kedi evimize yerleşti. Çok seviyorum eşşoğlusunu.
– Annem ve babam abime “Ablan…” diye başlayan cümleler kurdular bol bol. Abimin ablası oldum.
– İstediğim işi buldum, tüm sıkıntılarım sona erdi.
– Budapeşte’ ye gidip şehri görmeden 7 gün geçirdim. Acayip yoruldum ama mükemmel insanlarla tanıştım.
– Patron kaprisi, sekreter kaprisi nedir onları gördüm.
– Sabrımın yeni sınırlarını keşfettim bol bol.
– İnsanların tüm gün mesai anlayışına bir anlam veremedim.

– Yeni çeviri büroları ile anlaştım. Güzel iş bağlantılarım oldu.
– Arkadaşlarımı çok ama çok özledim. Bir günüm bile onları düşünmeden geçmedi. İletişimimizi sürdürdük, seneye buluşmak için planlar yaptık.
– Ağrılı ödem sıkıntılarım yüzünden doktorlara gittim. 
– Doktorlara gitmişken akupunktura da başlayayım dedim, başladım. İyi geldi la.
– Netflix’ ime kavuştum.
– Youtube alemlerinde kayboldum.
Yılın ilk yarısı bir sis içerisinde geçti ama sonradan tüm taşlar yerine oturdu gibi. Çok şükür.

İmaj Meselesi

Bir sürü olay oluyor, herkes her şeyi çok iyi biliyor da atıp tutuyor ya. Eyvallah, hepinize eyvallah. Hepinize saygım sonsuz, hepinizin fikirlerini dinlemeye hazırım. Olması gereken de bu zaten amk bunun açıklaması mı olur?

Benim en ama en uyuz olduğum insan tipi bu tür sohbetlerdeki “Ülkenin imajını çiziyorsun, anlatma yabancılara böyle” diyen gavat.

Ulan yapılırken o hareket bir yerin çizilmiyor da başkası öğrenince mi bozuluyorsun? Bokum gibi hayatından millete ne, sen ne diyeceksin de insanlar “aa o zaman ben seni de ülkeni de sevmiyorum” diyecek? Aksine “bizde böyle böyle şeyler oluyor” diye derdini anlatırsan, kötü durumlarda insanların desteğini kazanıyorsun. Kimsenin bugüne kadar memleketimi övüp de madalya aldığını görmedim. Ama olanı biteni anlatıp dertleştiğim, ülke meselelerini oturup tartıştığımız ve birbirimize saygı duyduğumuz çok çok çok fazla arkadaşım oldu – olacak.
Çünkü kötüye kötü demek insanı kötü yapmıyor bunu biliyoruz. Bu kadar basit bir konuyu idrak edebilmeni isterdim.

Otobüs Kıroluğu

Sabah 135 otobüsüne tıkış tıkış hepimiz bindik. Aman yarabbi ne neşe, tarifi mümkün değil. Ama insanlar saygılı oluyor otobüste neden bilmem. 407′ ye bin mesela hır gür kavga, 135 dedin mi herkes birbirine iyi günler diliyor, herkes güler yüzlü vesaire…
Hamile bir kadın bindi. Kadın her an üzerimize doğurabilirdi. Gıkını çıkarmadı kadın bana yer verin, diye. Kimsenin gözüne gözüne bakmadı taciz edercesine. Gayet sakin bindiği arkadaşıyla muhabbetini ediyordu, arkalara ilerlemeye çalışıyordu.
Garibim, ayaktaki bir adam oturan bir insan müsveddesine “Hanımefendi hamile acaba yer verebilir misiniz?” dedi. Ama sessizce, kimseye duyurmadan, kimseyi rencide edecek şekilde değil. Hani belki görmemiştir, belki farkına varmamıştır diye düşünerek. Çünkü o anda kim görse kadını yer verirdi bu kadar basit. İnsanlığa giriş 101.

Oturan hıyar, ayaktaki adama yavşak yavşak bakıp “Cık” yaptı ve yavşak yavşak gülüp önüne döndü. Adam şok. Ben şok. Benle birlikte birkaç kişi daha şok. Hamile kadının olaydan haberi bile yok, aman zaten olmasın. Böyle kıroların olduğu yere çocuk doğurmam diye depresyona girer, sütü kesilir mazallah bin türlü şey olur.
Ulan gavat, ulan hıyar! Onun bunun çocuğu. Cık ne lan? Mağara adamı bunlar yemin ederim, her sabah ayrı bir olay bu çomarlar yüzünden.
– Vay yavşak, dedim. Duydu ama hiç arkasını dönüp bakmadı bile. Kendinden bahsedildiğini biliyor, pustu kaldı. Biliyor ki olayı büyütse linç edilecek. Herkes ters ters baktı adama ama hamile ayakta kaldı, iki durak sonra insanlar indi, bitti gitti.
Şimdi bu blogu okuyan cemaate sesleniyorum: Kavga edecekseniz sabah edin. Sabah edilen kavgaları kaybetmenizin mümkünatı yok. Çünkü karşındaki ya harbi yavşak, ya da daha uyanamamış ama işine gücüne giden sakin insanlar. Ne dersen hepsini yapar bu ikinci kategori. Mesela o ayaktaki adam “Ne diyon sen ulan orosbu çocuu” diye adamla kavga çıkarsaydı bütün otobüs o oturan adamı linç edecekti, şöför dahil. Tedirgin olmayın, pişman olmayacaksınız. Sesinizi sabah çıkarmazsanız akşam hiç çıkaracak haliniz kalmaz. Hakkınızı koruyun, etrafınızdaki insanlara iyilik edin, piçlik eden onun bunun evlatlarına da hak ettiği sözü söyleyin. Defalarca kez dedim, yine diyorum: Kötüye kötü demekle ağzınız kir-len-mez!