Koca Koca Rezillikler

Türk dizi endüstrisi bir gün bile beni şaşırtmamazlık etmiyor. Her gün yeni bir rezilliği önümüze koyuyorlar “aha bu dizi bunu izle” diye. İnsanların ana akım medyadan uzaklaşmasına da sonra şaşırıyorlar ama niye izlenmiyor diye…

Geçen sene Ufak Tefek Cinayetler’ deki bahçe cücesini ve pilates topunu almışlar, sonra da yeni dizi yapmışlar bunlara. Dizinin olayı bu. Bu kadar! Ne bir eksik, ne bir fazla. En az bahçe cücesi kadar gerizekalı bir adam, en az pilates topu kadar hırslı ve kötü kalpli bir genç kız. Geçen sene o tepki aldı ya bu sene onun ekmeğini yeriz diyenler çıkmış yine.

5b7156ab7152d822383ed42e

Bahçe cücesi Mehmet, keko karısı Arzu ve pilates topu Burcu…

Adam karısını aldatıyor, aldattığı kız evlenmek için insan üstü bir hırs yapmış bir şekilde adamı çekiştiriyor. Adamın karısı çocuklarla ortada kalıyor, kadın gurur yapıyor o adamın bir kuruşunu istemem diye. Ama kadın hayatı boyunca hiç çalışmamış ve sadece çocuklarına bakmış. Kötü kadın ise genç yaşında hayatın sillesini yemiş çok çalışmak zorunda kalmış…

“Ödül: erkek” temalı dizilerden bir başkası yani. Diziyi daha ayrıntılı ve benden daha iyi açıklayan bir başka yazı için lütfen bakınız.

O yazıda dizinin neden sığ kaldığını, bazı şeylerin neden gözümüze battığını anlatan bir kısım var. Karakterler, anlatım, hikaye… Onlarla ilgili yani.

Dizide o kadar çok falso var ki tek tek yazılmaz. Öyle böyle kötü bir dizi değil. Ama yapımcıları bu tepkilere seviniyor sanırım. Zira yüzlerine tükürsen “aa tepki aldık” diye sevinip köşe olacaklar…

RTÜK bunlara bir ceza yazmış. Ama neyine ceza yazmış gelin bakın. Olduğu gibi kopyalıyorum:

 “AA’ın haberine göre, RTÜK, pazartesi günleri ekrana gelen ‘Koca Koca Yalanlar’ dizisinde, ‘erkeklerin eşlerini aldatmalarının normal bir davranış olarak’ ekranlara yansıtıldığını belirtti.”

 

O dizide insanın gözüne en az batan şey adamın karısını aldatmayı kendisine hak görmesi. Dediğim gibi o kadar falso var ki o dizide. RTÜK’ ün onlara başka başka şeyler için ceza vermesi gerekirdi. Mesela Türk genç kızını “koca avcısı” olarak gösterip aşağılamaktan, Türk erkeğini “yularını nereye çeksen oraya gider” şeklinde gerizekalı göstermekten, karikatürize edilmiş ancak tek işi başkasının evinde onun ekmeğini yiyen beleşçileri normalleştirmekten, dayakçı ve dırdırcı kaynana resmetmekten, adam tutup birisini dövdürmeyi normalleştirmekten, şantaj yapıp iş sahibi olmayı normalleştirmekten, orta yaşlı evli Türk kadınının çok kolay salak yerine konulabileceğini gösteren maço tavırları normalleştirmekten (ki aldatmak buna dahil değil henüz), çalışan kadınları kötü gösterip ev hanımı kadınları yücelterek ikilik yaratmaktan, SÖZLÜ TACİZden ve daha neler nelerden…

Ama neymiş erkeklerin eşini aldatmayı normalleştirmesiymiş. Her şeyimiz erkeğin çükünün ucunda. Erkek bu dizide aldatmasaydı bu dizi sürer gider, kimse de şikayet edemezdi. Daha öncekilerde olduğu gibi… Türk dizi tarihi yukarıda saydığım konulardan ceza almayıp zeytinyağı gibi üste çıkmış vasatın altında, art niyetli yapımcıların paragöz emelleri doğrultusunda oluşturulmuş dizi kaynıyor…

Sonra da “aa ana akım medya neden böyle oldu”… Dua et sen amk o ana akımı sana yedirmiyorlar diye.

Ay sinirlendim!

Ayın 5 Şarkısı

Gerim gerim gerildiğim bir ayın daha sonuna geldim. O yüzden hemen listeye bakalım efem:

  1. Archive – Hatchet

Nostalji köşesinde Archive var. ASDFGH nostaljiye gel, 5 yıl öncesinin şarkısı.

 

2. KONGOS – Repeat After Me

KONGOS kadar kolpa bir grup daha yok. Ama bazen böyle şarkılar yapıyorlar.

 

3. Blakwall – The Unforgiven

Ben normalde coverları çok severim. Ve coverları sevdiğim için kendimden nefret ederim sonra. Sanki şarkının sahibine hakaret gibi… Ama bazen kafayı takıyorum işte…

 

4. Brick + Mortar – Dead Moon

Bir ara bir şarkılarını daha paylaşmıştım sanırım, şöyle bir geriye gitmem lazım neydi hatırlamak için.

 

5. The Exposed Song

Biraz da gülelim eğlenelim alssşgdkghgfh. Bu ay o kadar çok “tea” videoları izledim ki, bunu kim yapmışsa ellerine sağlık. Tea videoları dedikodu videoları daha çok. Genelde makyaj yapan youtuberların sahteliklerini, yalancılıklarını ortaya çıkaran kanallar. Ben ❤ tea kanalları..

Görsel Şölen Hastalığı

Epeydir var olan ve var olduğu sürece beni hep rahatsız etmiş bir olay bu görsel şölen hastalığı. Bahsettiğim şey Yeni Gelinlerin Tatlı Telaşı tarzı bir görsel şölen hastalığı değil, ama kesinlikle alakası var. Herkesin herşeye özenmesi ile ortaya çıkıyor sonuçta.

Birinin bir şeye özenmesine karşı değilim. Aksine bir şeye özenmeden yeni bir şeylerin öğrenilmesinin zor olacağını düşünüyorum. Sonuçta başta bir heves gerek.

Ama her şeyin bokunu çıkarmakta birebiriz. Bazı şeylerin önemi nasıl görüldüğü nasıl canlı durduğu falan değil, o işi görüp görmemesi ile alakalıdır ya. Onları da görsel şölene kaybetmeye başladık.

giphy.gif

Eskiden çok sık günlük tutan birisi olarak bir defter bir kalem seçer devam ederdim. Yok süslemeymiş, yok etiketlermiş yok resimlermiş falan pek sarmazdı beni. Arkadaşımla birbirimize yazdığımız mektuplara daha özen gösterirdim ama onunki gibi olmazdı. Ben yazar geçerdim, o feci süslerdi.

Sonra özendim. Gerçekten çok özendim. Dedim ki yeniden günlük tutayım, içine her şeyi koyayım ama daha süslü olsun. Çok sağolsun Youtube’ da bullet journal denilen bir akımın videoları çok fazla. Onları izlemeye başladım. Bir iki tanesi güzel geldi ama sonra…

Makyaj videoları gibi bunu da bok ettiler. Onu onunla karıştırmalar, şu kalemi bu kalemle kullanmalar, kağıdı böyle kesip üstüne şunu yapıştırıp garip şekiller çıkarmak… Ulan bunları yaparken ne kadar zaman harcanıyor acaba? Yazı yazmaya vakit kalıyor mu?

Yer kalmıyor orası kesin.

Sonra baktım her şeyi standarda dökmüşler. Aylık plan, haftalık plan, günlük modun, yapılacaklar listesi (tiskiniyorum), yok şu yok bu… Yahu ne oldu normal yazıya. Sayfa tasarlamalar, mod takipçisi çıkarmalar, beş yüz farklı kalemle yapılan tasarımlar falan derken yazıya yer kalmıyor hiçbirinin defterinde. Hevesi kaçıyor insanın.

Aynı şey moda kanalları için de geçerli. Eskiden işe gitmek için, bir şey yapmak için insanlar kıyafet seçerdi şimdi sırf kıyafet seçmek için güne başlıyorlar.

E seçiyorsun, ya sonrası? Sonra ne bok oluyor sayın amınakoduğum?

giphy (1).gif

Bunların hepsi “a bak iyi yapıyor” diye götünü kaldırdığımız ama bizimle aynı şeyleri yaşamayan ergenlerin yüzünden geliyor. Kendimi suçluyorum bunda ben. Çok yaptım çünkü, hala da yapıyorum. Mesela hayatında işe gitmemiş adam gelmiş sana pastel tonlarda iş kıyafeti seçiyor falan. Dolmuşa hayatında binmemiş adam veya herhangi bir toplu taşımaya, yerden iki milim yüksekte terlikle kombin çıkarıyor.

Hepsinde pratik sıfır. Gitmeyecekleri işe giyiniyorlar, yazmayacakları günlükleri dolduruyorlar, içmeyecekleri smoothie’lerin tariflerini veriyorlar, gereksiz makyajların nasıl yapıldığını ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Ne için?

Music Modernization Act

Amerika’ da telif hakları ile alakalı çalışan tüm avukatlar, sanatçı hakları ile alakalı tüm birlikler, vakıflar vesaire aklınıza ne gelirse son zamanlarda sürekli olarak bu Music Modernisation Act üzerinde bir iyileştirme yapılmasını ve meclislerinden geçerek yasalaşmasını kafaya takmış durumda.

Mart ayından beri bu yeni yasa üzerinde büyük olaylar dönüyor. Ben de anladığım kadarıyla ne olmuş bitmiş anlatmak istedim.

Gerçi ben UCLA’ de Music Business okumuş gibi durmuyormuşum ama…

giphy.gif

Dur liboşların anlayacağı bir karakter ile tepki vereyim.

MMA değişimi müzik lisanslama olayını dijital alanlarda daha da kolaylaştırılması için hazırlanmış bir yasa tasarısı. Olay hakkındaki ilk yasa 1909 yılında yapılmış. Şu bizim bildiğimiz vahşi batı sahnelerini düşünün. Kovboy Saloon’a girer, orada bir piyano vardır falan ya. İşte yasa bir kağıda dökülmüş telifli müziğin o piyanolarda çalınması ile alakalı oluşturulmuş. O derece eski. O yüzden “yenilik isterük” diye geziniyor Amarikalılar.

Hele bir de o yasa çıktıktan sonra radyonun ortaya çıkışı ve radyolarda müzik yayını yapılması ile telif bambaşka sorunlara sebep olmuş. Her neyse orayı geçelim efem.

Diyorlar ki o yasada müzikte katkısı olan herkesin yazılı izni olması gerek, her bir platform için ayrı ayrı o yazılı izinlerin alınması gerek. Bruno Mars’ ın Uptown Funk’ ı mesela 11 kişi tarafından yazılmış. Eğer Spotify bu 11 sanatçıyı bilgilendirmezse şarkının çalınacağına dair ve izinlerine almazsa vay babasının kemiği.

Kaç şarkı kaç platform var tahminen? Büyük karmaşa. Bu yüzden ya çoktan telif sorununu toptan çözdükleri lisanslar alıyorlar (toplu şarkıları içeren) ya da almıyorlar. O yüzden Spotify’ da büyük bir “o şarkı neden yok lan” sıkıntısı var. Diğerleri de öyle keza.

giphy (1).gif

Bir de geçen senelerde Spotify’ ya bir sürü dava açılmıştı royalty’leri sanatçılara eşit dağıtmadığı için. MMA bunu değiştirmek ve herkesin eşit pay almasını sağlayarak bütün sanatçıların dijital platformda bir yer edinmesini sağlamak için hazırlandı deniliyor. Sanatçılara ödenmeyen milyonlarca royalty parası yatıyor kenarda.

Tabii bu sadece daha birinci kısmı olayın. Bazı endüstri adamları buna tamamen karşı çıktılar. “Sanatçılara yarayacak diyorsunuz da bildiğin aradan başka şeyler geçiriyorsun ne ayak” diyorlar. Hele bir Harry Fox Agency var herkesin bildiği. Kimin ne kadar para alacağına dair bilgilere sahip bir şirket. O diyor ki “siz bizim işimizi elimizden alıyorsunuz, yatırımımızı baltalıyorsunuz”. Oysa dediklerine göre devlet HFA gibi şirketlerle anlaşarak olayları kontrol etmelerinde daha fazla güç sahibi olmaları sağlanabilir. Ağlamalarına gerek yok diyen çok fazla.

İkinci kısım da şarkının kaydedildiği stüdyo ve stüdyo çalışanları da bu royaltylerden pay alacak. Artık daha eşitlendi denilebilir müzik anlamında. Tabii bu kısım bizi ne kadar alakadar eder bilemem. Zira bizde “telifini komple bana vir, albüm çıkaram verem sana yüz bin sonra sen yoluna ben yoluma” kanunu var. Hala kafam almıyor.

Bir de unutmayın, müzisyenler ile endüstri adamları arasında hep bir kavga vardır. MMA, iki tarafın da istediği bir şey. O yüzden önemli.

İşte bu yasa Amerika’ da temsilciler meclisinden oy birliği ile geçti. Senatodan da geçerse o zaman ne olacak?

  • Wild Wild West kanunları yenilendi ve bu sayede telifli müziklerin dijital platformda bulunması daha kolay olacak. Bu da kısıtlı arşivlerin genişlemesini ve herkesin istediği şarkıya kolaylıkla ulaşabilmesini sağlayacak.
  • Dijital platformda ufak sanatçıların sesi daha fazla çıkacak. Sanatçılar daha eşit bir ödeme alacaklar.
  • 1972 kabusu biraz hafifleyecek. (Bir 72 öncesi şarkılar bir de 72 sonrası şarkılar olarak telifler ayrılmakta, o ayrı bir konu)
  • Müzikte emeği geçen herkes para alacak.

Gereksiz bilgiler kuşağından bugünlük bu kadar. Ben gidiyorum.

giphy (2).gif

Goygoy Toplantısı

Dönem dönem yaptığım tercümelerin ardından bir darlanma gelir ve “S*kerler böyle işi” diyerek farklı farklı işlere bakarım. Bir nevi hobi bende alskdjfşlgfhf.

Son zamanlarda birileri ile iletişimdeydim. Görüşmek istediler benimle, ben de gittim. İşin %60′ ı çeviri, %40′ ı sosyal medya işleri. Tam olarak neyin çevirisi olduğunu söylemeyeceğim. Ama yapamayacağım hiçbir şey yok işte. Bildiğim mevzu, bir sürü deneyimim var, konu ile alakalı sözleşmeli çalıştığım yerler var, işin nasıl döndüğü hakkında fikrim var yani.

giphy.gif

Tevazu gösteremem o konuda.

Görüşmede 3 kişi vardı. 1′ ini ben bir yerden tanıyorum ama hala çıkaramadım. Bir tane kadın, muhtemelen ofisin çalışmasını sağlayan kişi, bir de esas patron. Patron tam diğer tüm yaşıtları gibi bir liboş havası taşıyor. Bir neslin tavrı, tarzı hiç mi değişmez amk?

Normal bir görüşmede veya bir toplantıda karşıdaki ile çalışacağını düşünüyorsan eğer ona ne sorarsın? İş ile alakalı şeyler. Neler yaptıkları, referansları, deneyimleri hakkında detaylar belki de. Bana ne sordular? Yazıyorum.

  1. Ne tür müzik dinliyorsun?
  2. Ne tür filmler izliyorsun?
  3. Korku filmi seviyor musun?
  4. Jazz seviyor musun?
  5. Şimdiye kadar yaptığın çevirilerden en çok hangisi seni etkiledi? (ASŞLDFJDFLKGHJFGH AMK HALA GÜLÜYORUM LAN)

Ve iş ile alakalı olmayan bir sürü bok püsür. Tüm bu goygoy dönerken tabii iş ile alakalı, sigorta ile alakalı hiçbir mevzu konuşulmuyor. Neyse soracaklarını sordular. Dedim benim de soracaklarım var.

İki soru sorabildim. 3.’sünü sordurtmadılar, “yeter” diye bitirdiler işi. Mesela başka pazarlara açılacaklarmış, o pazarlar neler, neleri hedefliyorlar nereye giriyoruz işe falan hiçbir şey yok. Kaç kişi çalıştırdığını soramadım, kaç tercüman ile çalıştıklarını soramadım, örnek sözleşme soracaktım soramadım, sözleşmelerinde ne gibi talepleri olduğunu hiiiiiiiiiiç soramadım.

giphy (1).gif

Gözümün önüne bu çocuk geldi hep asldfsfg.

Onlar da bana sormadılar böyle şeyleri. En çok hangi çeviri beni etkilediğini sormak ve başkası ile imzaladığım gizlilik sözleşmesini ISRARLA hatırlatmama rağmen o şirket ile alakalı ücret mevzularını sordular ama ne hangi programla tercüme yaptığımı sordular ne de en çok hangi alanlarda tercüme yaptığımı.

E şimdi böyle boktan bir görüşmenin ardından (ki daha bana “Ben bu CV’ de yazan şeyleri senin yaptığına inanmıyorum” çıkışı var ki o daha dillere destan, ama onu onlarla bir kere daha görüşüp yüzlerine söylemem lazım böyle burada söylenecek bir olgunluğa erişmedi o hakaret)  sen böyle bir yer ile çalışabileceğini düşünür müsün?

Aklımdan bile geçmez amk. Yarım saat boyunca lak lak eden, esas sorulara, iş ile alakalı hiçbir detaya gelmeyip sadece yüzeysel bahisler açan birisinin işine elini sokar mısın? HAYIR.

giphy (2).gif

Mekandan çıkışım…

Niyeyse bu tür gavatlıkları hep liboşlar yapıyor. Bu yazının önlerine düşeceğine adım gibi eminim. Çünkü liboşların %80′ i görüştükleri insanların internette paylaştıkları duygu ve düşüncelerinden besleniyor resmen, her şeyi ama her şeyi kendi üstlerine alınıp “aaa bana böyle böyle demiiiş” diye oturup kuruluyor falan.

Bu lafım da sana öteki liboş. Biliyorum hala takip ediyorsun ne yazmış ne yazmamış. Hakkında bir şey yazmamam, ne yaptıklarını unuttuğumu ne de affettiğimi gösterir. Senin zamanın BÜYÜK gelecek. O zaman geldiği zaman da başına gelenlerin nereden nasıl geldiğini anlamayacaksın bile çünkü gerizekalısın.

Bu ufak toplantıyı buraya yazıyorum ki ilerde bir gün yine çevirilerden illallah ettiğim bir gün saçma sapan adamlarla iletişme geçmeden önce okuyup kendimi vazgeçireyim.

Zira artık öğrenmiş olmamız gereken bir ders var, değil mi arkadaşlar?

LİBOŞLA MUHATAP OLUNMAZ!

 

Ayın 5 Şarkısı

Bu ay çok güzel şeyler dinledim valla. Ama ay sona ermeden hiç sevmediğim bir şarkının çok mükemmel cover’ı büyün ayı süpürdü. Kendisi 5. sırada efem…

1. The Romanovs – King

Ablada tam bir Amy Lee havası var. Ayrıca bu kadar eski olmasını beklemiyordum ben.

2. Ruby The Hatchet – Planetary Space Child

Bu ay en beğendiğim şarkı oldu açık ara farkla. Ama dediğim gibi çok sevdiğim şarkıları bazen en çok dinlemeyebiliyorum. Kesinlikle beş ay sonra falan da listelerde bulabileceğiniz bir şarkı olur bu.

3. Okta Logue – Pitch Black Dark

Bir şarkıda olması gereken her şey var bana göre.

4. Wax Fang ft. Lacey Guthrie – Glass Island

Bu ay en şaşırtan bir o kadar da sevdiren şey bu şarkı oldu. Bu ay baya güzel şarkı dinlemişim lan askldjsdfg.

5. Eugene McGuinness – Blue Jeans

Evet geldi o cover’ a. Adamda Baba filminden çıkmış gibi bir hava yok mu? asdfsgdhg

 

Bol bol dinleyiniz.

Fantastik Özgürlükler

Bİrkaç gün önce kafama dank etti. Resmen bir aydınlanma yaşadım. Her memleketin kadınının farklı bir özgürlük anlayışı var ve bunu bilen şirketler sürekli olarak bunları kullanarak ürün satmayı hedefliyor!

giphy

Medium yazısı gibi oldu lan, dur bir de öyle yazayım koyayım tutar belki asljdsldşfgf.

Şimdi, Türk kızına “Özgürlük ne” diye sorsan “istediğimi yapabilmek, istediğim okulda okuyabilmek, istediğimle gezebilmek, istediğimi giyebilmek ve elalem ne der diye düşünmeden rahatça yaşamak” der. Bakınız bütün kadın temalı reklamlara hep aynı bok. Elidor tutar “Elalem” temalı reklam yapar, Orkid tutar “kızlar neleri becerir” konulu reklam çeker… Dizilere bak, ailesine rest çeken ablalar, istediği işe hop diye konanlar, ailesinin manipülasyonlarından etkilenenler… Hepsinde ama hepsinde aynı tema. İstediğimi yaparım kimse de bir bok diyemez teması.

Ama Evropalı kızlar öyle mi? Değil. Onlar zaten istediklerini yapıyorlar, o yüzden özgürlük anlayışları bizimkinden farklı. Avrupai kızların yegane özgürlük anlayışı (son bilmem kaç senedir) “tek başına dünyayı gezmek, otostop çekerek dolaşmak, kendini bulmak, tek başına dünyayı keşfetmek”. Bize sorsan bu özgürlük değil düpedüz manyaklık. Gel beni öldür demenin süslüsü.

Erab kızlarının düşüncesi de “bana ait bir yer” dir mutlaka. O yüzden memleketteki tüm Erab seviciler kendilerine ait bir alan isterler ve o kafalarındaki kendilerine ait alan gasp edilince de bık bık öterler.

DhwHHIMW0AAoGLc.jpg

Ayrıca Arap kızlarının kendilerine özel bir mekan arayışı aslında onların söylediklerinden ve paylaştıkları olaylardan edindiğim bir izlenim. Biraz daha Virginia Woolf gibi takılıyorlar o konuda.

Amarikalı kızların özgürlük düşüncesi ne dersiniz? “İstediğim arkadaşlıklara sahip olmak”. O da ne la, diyebilirsiniz. Anlatayım efem…

Amerikalı kadınların arkadaşlıkları çok nadir ve oldukça garip. Çünkü iki kadının bir arada olduğu her ortamda bir dallama olaya müdahale edip kendine göre insanların muhabbetlerini şekillendirmede herhangi bir beis görmüyor. Valla ben de ne yaşadımsa orada bazı hadsiz adamların yerli yersiz her olayımıza dahil olması yüzünden mahvolan planlarımız ile yaşadım. Kısa bir örnek: İtalyan arkadaş ile bir gece “hadi lan kafamıza göre gezelim goy goy yapalım” dedik. Tam bu muhabbetin üstüne Kolombiyalı arkadaş geldi ve o da gelmek istediğini fısıldadı. Evet efendim, fısıldadı. “Tamam ama kimseye gözükmeden çıkalım yoksa peşimize takılırlar” dedi sessizce. Biz anlamadık ama çıktık sessizce, hiçbir şey yokmuş gibi. Ama enselendik dostum, lanet olasıca adamlar bizi çok uzaklaşmadan yakaladı. Sonrasında “Sizle gelsek olur mu” da yok üstelik amk direkt bütün planları yaptılar “o bar dolu şuraya gideceğiz” dediler ve gideceğimiz yeri değiştiler ve de sonuç olarak bütün geceyi mahvettiler. Biz yurda döndük üçümüzün de suratı asık… Kolombiyalı diyor “ben demiştim” diye.

Amına koduğumun yurdunda 11 ay kaldım sadece 1 ay güzel geçti o da İspanyol kızlar, yurttaki oğlanları planlarımızdan uzak tutabildiği içindi… Onların geldiği vakit arkadaş çevresi büyüdü, dehşet eğlendik, güldük. Ve oğlanlar hep bir kavga çıkarmaya çalıştı, hep aramızı bozmaya çalıştılar.

İki kadın bir masada oturup muhabbet ediyorken hiç davet beklemeden gelip masamıza çat diye oturur ve muhabbeti istedikleri gibi değiştirirlerdi. Sizin konuşmanızı umursamayarak. Ama aynısını sen onlara yapınca “burada özel bir şey konuşuyoruz” diye sana ters çıkarlardı.

Ha bir de sıkıyorsa Koreli kızların masasına izinsiz otursalardı. Ağızlarına sıçardı o kızlar, olamazdı öyle bir şey onlar için.

Bak son dönem Amarikan filmlerine. Kadınlar bir şeyler yapıyor. Herhangi bir şey. Sofia Coppola adam doğratıyor mesela asldksjdfgdfgh… Ama kadınlar hep bir aradalar. Bunlardan rahatsız oluyor insanlar. Yok orijinal değil, yok niye kadın karakter yok bık bık… İnsanlar bunu görmek istediği için olabilir mi sayın amınakoduğum? Başlarında erkek olmadan arkadaşlık kurmak istedikleri için, bu durumun hayalini kurdukları için mesela… İnsanlar bunu pazarlıyor bir süredir, sebebi de böyle bir talep olması.

O yüzden Amarika’ da herkes Jennifer Lawrence ile arkadaş olma hayali kuruyor, Taylor Swift’ in arkadaşlarına “Squad Goals” diye heyran heyran bakıyor, ayıla bayıla Sex and the City izliyor. O yüzden Amerika kıtasındaki kadınların korkusu Gilead gibi bir yer. O yüzden Amarikalılar Sorority olayına çok düşkün. O yüzden Bechdel testi görmek istiyorlar her yerde. Yüzlerce örnek sayabilirim.

Bu kadar, şimdi gidebilirsiniz asdlfskfhfgj.