Ayın 5 Şarkısı

Eeey Dilara, ayın 5 şarkısı nerede, diye hatırlatmasanız bugünnü ayın 4′ ü olduğunu bilemeyecektim. Zaman kavramını yitirdiğim o garip haftalardayım. Neden böyle oloyor bilmiyorum. Hemen listeye geçelim efendim.

 

1. We Are Scientists – Buckle

Ay ne dinledim ne dinlediiiim. Dinlemelere doyamadım. Hala da dinliyorum. Evet.

2. Elephanz – Elizabeth

Bunu da çok dinledim, öbürü kadar olmasa da. İnsanın modunu değiştiriyor valla.

3. The Deep Dark Woods – Drifting On A Summer’s Night

Bu grubu da ne kadar sevdiğimi bilen bilir. O solistin sesi yağ gibi eriyor lan.

4. The Necromancers – Salem Girl Pt.1

Bu da epey güzelmiş, ben daha yeni dinleyenlerdenim. Keşke klibi bu kadar bok gibi olmasaymış

5. Falkenbach – Eweroun

Bu ayki nostalji köşemi bu şarkıya ayırıyorum. Bayılıyorum buna ya.

Anıtkabir Yolu

Memleketin en güzel bayramında Anıtkabir’ i ziyaret etmek bu kadar zor olmamalı ya.

Özellikle zorlaştırılmış gibi geliyor. İlk önce Cumhuriyet tezyoşlarına kızıyordum böyle diyorlar diye ama düşününce bir gariplik var cidden.

Geçtiğimiz senelerde de türlü türlü oyunlar, hileler yaptılar bunlar. Yalan yok. Metroda Tandoğan durağını es geçmeler, yol kapatmalar, bilmem neler… Bu sefer neler oldu bakalım efem.

Dikmen’ den Kızılay’ a gideceğiz, oradan metro ile Anıtkabir’ e ulaşacağız, amacımız bu. Ama yoo dostum. Öyle kolay değil. Ayrancı pazarına kadar gidiyor dolmuş. Sonra yol kapatıldı, ölüler yolu kapattı…

Ne olmuş derseniz o kocaman bilmem kaç şeritli bulvara: Geçit töreni için kapatılmış. Üşenmedim geçit töreninin kapattığı yolları sizler için çizdim efem:

meclis yolu.png

Atatürk Bulvarı’nda kaydırmadım çizgiyi, sağdan girip sola geçiyorlar böylece iki şeridi de kapatmış oluyorlar… Dikmen’ de yol Mesnevi’ den kapanıyor bu arada. Hatırlatayım. Pazardan Kızılay’a yürüyorsun. Ama her yoldan değil. Seni yönlendiriyorlar, şuradan git buradan git… Üst geçitler kapalı… Alt geçitler kapalı… Her şey kapalı.

Neyse güneşin altında gittik Kızılay’ a. Geçidi de izledik bu arada. Çok uydurmaydı. Tamam bando falan vardı ama çok az insan vardı. Zaten millet şaşkın yolda görünce bunları. Eskiden olsa insanlar iki tarafa toplanır yoldan geçen o uzuuuun geçidi izlerdi. Bu geçitte askerler haricinde AKUT, AFAD, paralimpik sporcular, iki lise, üç oyun ekibi, bir mehter ve son olarak da atlı matlı eski asker uyarlamaları vardı. Başka hiçbir şey yok. İnsanlar yolda şaşkın bu nereden çıktı diye. Çok uydurma bir şey. İnsan ister istemez düşünüyor ulan bunu niye yaptılar? Bu kadar yol bunlar için mi kapatıldı diye. İki bulvarı kapatacak kadar büyüklükte bir kalabalık değildi kısacası. Bir şerit kapatsalar yeterdi belki.

Neyse metroya vardık. Mahşer kalabalığı ile metro bekliyoruz. Anıtkabir tarafında giden metro on dakikada bir, Anıtkabir’ den gelen metrolar 3 dakikada bir geliyor. Gitmeyi değil dönmeyi kolaylaştırmışlar. İnsanlar birbirinin üstüne basıyor metroya binebilmek için. Epey bir sıra bekledikten sonra binebildik.

Gittik efem. Metrodan iner inmez kimlik kontrolü. On adım ötede bir kimlik kontrolü daha. Sonra bir tane daha. İyi tamam eyvallah, güvenlik için, anladık. Ama o güvenlik kontrolleri o kadar yalapşap o kadar yavaş ki, bir yığılıyor insanlar aklınız durur. Bir saatten fazla sürdü Aslanlı Yol’a girebilmek. Bir de mesela sağ taraftan arıyorlar sonra sol tarafa yönlendiriyorlar bir sonraki arama solda. Sağa git, sola git koyun sürüsü gibi, birbirini ezen sayısı fazla. Çocuk arabalı terörü diye bir şey var zaten, hiç girmiyorum o konuya. Düz devam etsek rahat çıkacağız ama dolandırıyorlar. Bir de normalde sağdan giriş olur, sağdan çıkarsın tekrar çıkacağın vakit. Nayır! Soldan gireceksin, soldan çıkacaksın. Neden? Pezevenklik böyle bir müessese.

Neyse ağzımı bozmayayım girdik Anıtkabir topraklarına. İnsanlar medeni medeni, polislerin garip ve gereksiz yönlendirmeleri olmadan yolunu buluyor. Demek ki oluyormuş. Sonrasında da arka taraftan çıktık. Orası daha sakindi çünkü.

Ve geri dönüşü yürüyerek yaptık Kızılay’ a kadar. Biz Kızılay’ a geri dönene kadar akşam olmuştu zaten, yolları açmışlardı. Ve rahat rahat eve dönebildik sonrasında.

O kadar yaşlı insan gidiyor, o kadar çocuklu insan gidiyor… Milyon tane adam var Anıtkabir’ de. Bu nasıl bir yol kesmedir ya? Şimdi Cumhuriyet Teyzelerinin söylediği şu “yorul ve bir daha geleme taktiği”. Gülüyordum her şeyi bu ibişlerin planlarına uyarlamayın diye ama hakikatten yorulman için elinden geleni yapıyorlar ya… Oraya varama, varırsan da pişman ol, perişan ol, öyle geri dön. Bu nasıl bir mantık amk?

Eften püften bir geçit düzenledin diye iki bulvarı sağlı sollu kapat, metro sayısını arttırma, insanlara işkence gibi arama tarama koydur, birbirlerini eze eze gidecekleri yere gitsinler. Sonra da “güvenlik, bık bık”. Her sene bir terane ya.

Başımızdan aşağı zift döküp tavuk tüyüne bulasalardı da giderdik ama yani, kimse de vazgeçmedi “ulan çok kalabalıkmış ben burada ölürüm” diye.

Kudurun.

Ayın 3 Şarkısı

Bu ay üç tane çok sevdiğim şarkı vardı, kafamı onlardan toplayamadım. Liste sayıca eksik görünebilir ama şarkıların (özellikle bir ve üç) mükemmelliği o eksikliği bence kapatıyor. Celldweller’ ın şarkısını gereğinden fazla dinledim. 100 şarkıya bedel o.

  1. Celldweller – The Great Divide

En favorim. En mükemmeli. En harikası.

2. Yeasayer – Half Asleep

Normalde böyle İstanbullu ponçik solcuların dinleyeceği cinsten bir şarkı. Ama bir şans verin bence.

3. Townes Von Zandt – Lungs

Nostalji köşesinde Lungs var. Her daim dinlerim, hiç geçmem.

 

Evet bu üçü döne döne çaldı arkadaşlar. Kimsenin de neden diyeceğini zannetmem. Şarkılar ateş ediyor çünkü…

Koca Koca Rezillikler

Türk dizi endüstrisi bir gün bile beni şaşırtmamazlık etmiyor. Her gün yeni bir rezilliği önümüze koyuyorlar “aha bu dizi bunu izle” diye. İnsanların ana akım medyadan uzaklaşmasına da sonra şaşırıyorlar ama niye izlenmiyor diye…

Geçen sene Ufak Tefek Cinayetler’ deki bahçe cücesini ve pilates topunu almışlar, sonra da yeni dizi yapmışlar bunlara. Dizinin olayı bu. Bu kadar! Ne bir eksik, ne bir fazla. En az bahçe cücesi kadar gerizekalı bir adam, en az pilates topu kadar hırslı ve kötü kalpli bir genç kız. Geçen sene o tepki aldı ya bu sene onun ekmeğini yeriz diyenler çıkmış yine.

5b7156ab7152d822383ed42e

Bahçe cücesi Mehmet, keko karısı Arzu ve pilates topu Burcu…

Adam karısını aldatıyor, aldattığı kız evlenmek için insan üstü bir hırs yapmış bir şekilde adamı çekiştiriyor. Adamın karısı çocuklarla ortada kalıyor, kadın gurur yapıyor o adamın bir kuruşunu istemem diye. Ama kadın hayatı boyunca hiç çalışmamış ve sadece çocuklarına bakmış. Kötü kadın ise genç yaşında hayatın sillesini yemiş çok çalışmak zorunda kalmış…

“Ödül: erkek” temalı dizilerden bir başkası yani. Diziyi daha ayrıntılı ve benden daha iyi açıklayan bir başka yazı için lütfen bakınız.

O yazıda dizinin neden sığ kaldığını, bazı şeylerin neden gözümüze battığını anlatan bir kısım var. Karakterler, anlatım, hikaye… Onlarla ilgili yani.

Dizide o kadar çok falso var ki tek tek yazılmaz. Öyle böyle kötü bir dizi değil. Ama yapımcıları bu tepkilere seviniyor sanırım. Zira yüzlerine tükürsen “aa tepki aldık” diye sevinip köşe olacaklar…

RTÜK bunlara bir ceza yazmış. Ama neyine ceza yazmış gelin bakın. Olduğu gibi kopyalıyorum:

 “AA’ın haberine göre, RTÜK, pazartesi günleri ekrana gelen ‘Koca Koca Yalanlar’ dizisinde, ‘erkeklerin eşlerini aldatmalarının normal bir davranış olarak’ ekranlara yansıtıldığını belirtti.”

 

O dizide insanın gözüne en az batan şey adamın karısını aldatmayı kendisine hak görmesi. Dediğim gibi o kadar falso var ki o dizide. RTÜK’ ün onlara başka başka şeyler için ceza vermesi gerekirdi. Mesela Türk genç kızını “koca avcısı” olarak gösterip aşağılamaktan, Türk erkeğini “yularını nereye çeksen oraya gider” şeklinde gerizekalı göstermekten, karikatürize edilmiş ancak tek işi başkasının evinde onun ekmeğini yiyen beleşçileri normalleştirmekten, dayakçı ve dırdırcı kaynana resmetmekten, adam tutup birisini dövdürmeyi normalleştirmekten, şantaj yapıp iş sahibi olmayı normalleştirmekten, orta yaşlı evli Türk kadınının çok kolay salak yerine konulabileceğini gösteren maço tavırları normalleştirmekten (ki aldatmak buna dahil değil henüz), çalışan kadınları kötü gösterip ev hanımı kadınları yücelterek ikilik yaratmaktan, SÖZLÜ TACİZden ve daha neler nelerden…

Ama neymiş erkeklerin eşini aldatmayı normalleştirmesiymiş. Her şeyimiz erkeğin çükünün ucunda. Erkek bu dizide aldatmasaydı bu dizi sürer gider, kimse de şikayet edemezdi. Daha öncekilerde olduğu gibi… Türk dizi tarihi yukarıda saydığım konulardan ceza almayıp zeytinyağı gibi üste çıkmış vasatın altında, art niyetli yapımcıların paragöz emelleri doğrultusunda oluşturulmuş dizi kaynıyor…

Sonra da “aa ana akım medya neden böyle oldu”… Dua et sen amk o ana akımı sana yedirmiyorlar diye.

Ay sinirlendim!

Ayın 5 Şarkısı

Gerim gerim gerildiğim bir ayın daha sonuna geldim. O yüzden hemen listeye bakalım efem:

  1. Archive – Hatchet

Nostalji köşesinde Archive var. ASDFGH nostaljiye gel, 5 yıl öncesinin şarkısı.

 

2. KONGOS – Repeat After Me

KONGOS kadar kolpa bir grup daha yok. Ama bazen böyle şarkılar yapıyorlar.

 

3. Blakwall – The Unforgiven

Ben normalde coverları çok severim. Ve coverları sevdiğim için kendimden nefret ederim sonra. Sanki şarkının sahibine hakaret gibi… Ama bazen kafayı takıyorum işte…

 

4. Brick + Mortar – Dead Moon

Bir ara bir şarkılarını daha paylaşmıştım sanırım, şöyle bir geriye gitmem lazım neydi hatırlamak için.

 

5. The Exposed Song

Biraz da gülelim eğlenelim alssşgdkghgfh. Bu ay o kadar çok “tea” videoları izledim ki, bunu kim yapmışsa ellerine sağlık. Tea videoları dedikodu videoları daha çok. Genelde makyaj yapan youtuberların sahteliklerini, yalancılıklarını ortaya çıkaran kanallar. Ben ❤ tea kanalları..

Görsel Şölen Hastalığı

Epeydir var olan ve var olduğu sürece beni hep rahatsız etmiş bir olay bu görsel şölen hastalığı. Bahsettiğim şey Yeni Gelinlerin Tatlı Telaşı tarzı bir görsel şölen hastalığı değil, ama kesinlikle alakası var. Herkesin herşeye özenmesi ile ortaya çıkıyor sonuçta.

Birinin bir şeye özenmesine karşı değilim. Aksine bir şeye özenmeden yeni bir şeylerin öğrenilmesinin zor olacağını düşünüyorum. Sonuçta başta bir heves gerek.

Ama her şeyin bokunu çıkarmakta birebiriz. Bazı şeylerin önemi nasıl görüldüğü nasıl canlı durduğu falan değil, o işi görüp görmemesi ile alakalıdır ya. Onları da görsel şölene kaybetmeye başladık.

giphy.gif

Eskiden çok sık günlük tutan birisi olarak bir defter bir kalem seçer devam ederdim. Yok süslemeymiş, yok etiketlermiş yok resimlermiş falan pek sarmazdı beni. Arkadaşımla birbirimize yazdığımız mektuplara daha özen gösterirdim ama onunki gibi olmazdı. Ben yazar geçerdim, o feci süslerdi.

Sonra özendim. Gerçekten çok özendim. Dedim ki yeniden günlük tutayım, içine her şeyi koyayım ama daha süslü olsun. Çok sağolsun Youtube’ da bullet journal denilen bir akımın videoları çok fazla. Onları izlemeye başladım. Bir iki tanesi güzel geldi ama sonra…

Makyaj videoları gibi bunu da bok ettiler. Onu onunla karıştırmalar, şu kalemi bu kalemle kullanmalar, kağıdı böyle kesip üstüne şunu yapıştırıp garip şekiller çıkarmak… Ulan bunları yaparken ne kadar zaman harcanıyor acaba? Yazı yazmaya vakit kalıyor mu?

Yer kalmıyor orası kesin.

Sonra baktım her şeyi standarda dökmüşler. Aylık plan, haftalık plan, günlük modun, yapılacaklar listesi (tiskiniyorum), yok şu yok bu… Yahu ne oldu normal yazıya. Sayfa tasarlamalar, mod takipçisi çıkarmalar, beş yüz farklı kalemle yapılan tasarımlar falan derken yazıya yer kalmıyor hiçbirinin defterinde. Hevesi kaçıyor insanın.

Aynı şey moda kanalları için de geçerli. Eskiden işe gitmek için, bir şey yapmak için insanlar kıyafet seçerdi şimdi sırf kıyafet seçmek için güne başlıyorlar.

E seçiyorsun, ya sonrası? Sonra ne bok oluyor sayın amınakoduğum?

giphy (1).gif

Bunların hepsi “a bak iyi yapıyor” diye götünü kaldırdığımız ama bizimle aynı şeyleri yaşamayan ergenlerin yüzünden geliyor. Kendimi suçluyorum bunda ben. Çok yaptım çünkü, hala da yapıyorum. Mesela hayatında işe gitmemiş adam gelmiş sana pastel tonlarda iş kıyafeti seçiyor falan. Dolmuşa hayatında binmemiş adam veya herhangi bir toplu taşımaya, yerden iki milim yüksekte terlikle kombin çıkarıyor.

Hepsinde pratik sıfır. Gitmeyecekleri işe giyiniyorlar, yazmayacakları günlükleri dolduruyorlar, içmeyecekleri smoothie’lerin tariflerini veriyorlar, gereksiz makyajların nasıl yapıldığını ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Ne için?

Music Modernization Act

Amerika’ da telif hakları ile alakalı çalışan tüm avukatlar, sanatçı hakları ile alakalı tüm birlikler, vakıflar vesaire aklınıza ne gelirse son zamanlarda sürekli olarak bu Music Modernisation Act üzerinde bir iyileştirme yapılmasını ve meclislerinden geçerek yasalaşmasını kafaya takmış durumda.

Mart ayından beri bu yeni yasa üzerinde büyük olaylar dönüyor. Ben de anladığım kadarıyla ne olmuş bitmiş anlatmak istedim.

Gerçi ben UCLA’ de Music Business okumuş gibi durmuyormuşum ama…

giphy.gif

Dur liboşların anlayacağı bir karakter ile tepki vereyim.

MMA değişimi müzik lisanslama olayını dijital alanlarda daha da kolaylaştırılması için hazırlanmış bir yasa tasarısı. Olay hakkındaki ilk yasa 1909 yılında yapılmış. Şu bizim bildiğimiz vahşi batı sahnelerini düşünün. Kovboy Saloon’a girer, orada bir piyano vardır falan ya. İşte yasa bir kağıda dökülmüş telifli müziğin o piyanolarda çalınması ile alakalı oluşturulmuş. O derece eski. O yüzden “yenilik isterük” diye geziniyor Amarikalılar.

Hele bir de o yasa çıktıktan sonra radyonun ortaya çıkışı ve radyolarda müzik yayını yapılması ile telif bambaşka sorunlara sebep olmuş. Her neyse orayı geçelim efem.

Diyorlar ki o yasada müzikte katkısı olan herkesin yazılı izni olması gerek, her bir platform için ayrı ayrı o yazılı izinlerin alınması gerek. Bruno Mars’ ın Uptown Funk’ ı mesela 11 kişi tarafından yazılmış. Eğer Spotify bu 11 sanatçıyı bilgilendirmezse şarkının çalınacağına dair ve izinlerine almazsa vay babasının kemiği.

Kaç şarkı kaç platform var tahminen? Büyük karmaşa. Bu yüzden ya çoktan telif sorununu toptan çözdükleri lisanslar alıyorlar (toplu şarkıları içeren) ya da almıyorlar. O yüzden Spotify’ da büyük bir “o şarkı neden yok lan” sıkıntısı var. Diğerleri de öyle keza.

giphy (1).gif

Bir de geçen senelerde Spotify’ ya bir sürü dava açılmıştı royalty’leri sanatçılara eşit dağıtmadığı için. MMA bunu değiştirmek ve herkesin eşit pay almasını sağlayarak bütün sanatçıların dijital platformda bir yer edinmesini sağlamak için hazırlandı deniliyor. Sanatçılara ödenmeyen milyonlarca royalty parası yatıyor kenarda.

Tabii bu sadece daha birinci kısmı olayın. Bazı endüstri adamları buna tamamen karşı çıktılar. “Sanatçılara yarayacak diyorsunuz da bildiğin aradan başka şeyler geçiriyorsun ne ayak” diyorlar. Hele bir Harry Fox Agency var herkesin bildiği. Kimin ne kadar para alacağına dair bilgilere sahip bir şirket. O diyor ki “siz bizim işimizi elimizden alıyorsunuz, yatırımımızı baltalıyorsunuz”. Oysa dediklerine göre devlet HFA gibi şirketlerle anlaşarak olayları kontrol etmelerinde daha fazla güç sahibi olmaları sağlanabilir. Ağlamalarına gerek yok diyen çok fazla.

İkinci kısım da şarkının kaydedildiği stüdyo ve stüdyo çalışanları da bu royaltylerden pay alacak. Artık daha eşitlendi denilebilir müzik anlamında. Tabii bu kısım bizi ne kadar alakadar eder bilemem. Zira bizde “telifini komple bana vir, albüm çıkaram verem sana yüz bin sonra sen yoluna ben yoluma” kanunu var. Hala kafam almıyor.

Bir de unutmayın, müzisyenler ile endüstri adamları arasında hep bir kavga vardır. MMA, iki tarafın da istediği bir şey. O yüzden önemli.

İşte bu yasa Amerika’ da temsilciler meclisinden oy birliği ile geçti. Senatodan da geçerse o zaman ne olacak?

  • Wild Wild West kanunları yenilendi ve bu sayede telifli müziklerin dijital platformda bulunması daha kolay olacak. Bu da kısıtlı arşivlerin genişlemesini ve herkesin istediği şarkıya kolaylıkla ulaşabilmesini sağlayacak.
  • Dijital platformda ufak sanatçıların sesi daha fazla çıkacak. Sanatçılar daha eşit bir ödeme alacaklar.
  • 1972 kabusu biraz hafifleyecek. (Bir 72 öncesi şarkılar bir de 72 sonrası şarkılar olarak telifler ayrılmakta, o ayrı bir konu)
  • Müzikte emeği geçen herkes para alacak.

Gereksiz bilgiler kuşağından bugünlük bu kadar. Ben gidiyorum.

giphy (2).gif